Başkalarıyla biraraya gelmek beynimizi nasıl değiştiriyor?

    • Yazan, Sarah Bell
    • Unvan, Küresel Sağlık, BBC Dünya Servisi
  • Okuma süresi 4 dk

Diğer insanlarla zaman geçirmenin, sağlığınız açısından egzersiz yapmak ve sağlıklı beslenmek kadar kritik olabileceğini biliyor muydunuz?

ABD'li sinirbilimci Ben Rein, sosyalleşmenin çoğu zaman bir lüks gibi göründüğünü ancak hem ruh sağlığımızı hem de fiziksel sağlığımızı güçlendirebildiğini söylüyor.

BBC'ye verdiği demeçte, "Başkalarıyla bağ kurduğumuzda genelde kendimizi daha iyi hissederiz. Bunun nedeni, beynimizde bizi iyi hissettiren sosyal ödül sistemleri olması" diye anlatıyor.

Oksitosin, dopamin ve serotonin olmak üzere üç nörotransmitter sosyalleştiğimizde tetikleniyor. Bu süreç ise evrime dayanıyor çünkü bir zamanlar gruplar hâlinde yaşamak hayatta kalmak için kritikti.

Why Brains Need Friends: The Neuroscience of Social Connection (Beyin Neden Arkadaşa İhtiyaç Duyar: Sosyal Bağların Sinirbilimi) adlı kitabın yazarı Rein, "Başkalarıyla bağ kurarak biyolojimizi bu şekilde etkileme fırsatlarını gerçekten ciddiye almalıyız" diyor.

Oksitosinin rolü buna iyi bir örnek. Aşk hormonu olarak bilinen oksitosin, doğanın ilacı olarak da anılıyordu.

"Oksitosinin inflamasyonu azaltabildiğine, sinir hücrelerini koruduğuna, bağışıklık işlevini desteklediğine, kemik gelişimini desteklediğine ve sosyal stresi azaltabildiğine dair kanıtlar var" diye açıklıyor Rein.

İnflamasyon vücudun zararlı etkenlere karşı verdiği doğal koruyucu ve onarıcı yanıt.

Hormonun rolü, insan türünün devamını sağlamak gibi evrimsel bir amaca da hizmet ediyor.

Oksitosin seviyeleri iki temel ilişki türünde zirve yapıyor: Partnerimizi sevmemizi ve çiftleşme isteğini sağlamak için romantik aşkta ve ebeveyn ile çocuk arasındaki bağda.

ABD'li bilim insanı, "Vücudunuzu koruması mantıklı… böylece yavrularımızı destekleyebiliyoruz" diyor.

Yalnızlık neden bize zarar veriyor?

Sosyal izolasyon kaygı, depresyon ve intihar riskine karşı insanları daha savunmasız ve strese meyilli hale getiriyor. Bu yönde çok sayıda bilimsel kanıt var.

Başkalarıyla çok az ya da hiç temas olmaması hali aşırı izolasyon olarak tanımlanıyor ve ölüm riskini artırıyor. Bazı araştırmalar, izolasyonun ölüm riskini %32 artırdığını söylüyor.

Rein'e göre, izolasyon insanı aniden öldürmüyor ancak kalp hastalığı, diyabet ve demans gibi diğer rahatsızlık risklerini artıran stres tepkisini tetikleyebiliyor.

Bunun nedeni, vücudun daha fazla kortizol salgılamasına yol açarak kronik enflamasyona açık hâle getirmesi. Bu durum sağlıklı dokulara zarar verebiliyor.

"Uzun süreli bir stres tepkisi içinde olmak beyniniz ve vücudunuzdaki dokular için yorucu ve yıpratıcıdır ama aynı zamanda kronik inflamasyona yol açan biyolojik etkileri de var" diye ekliyor Rein.

Neden daha az sosyalleşiyoruz?

Peki, madem iyi hissettiriyor, çoğu insan neden eskisi kadar sık sosyalleşmiyor? Rein, buna "Etkileşim sonrası dünyada yaşıyoruz" diye yanıt veriyor.

Bunda önemli bir etken "her şeyin otomatik hale gelmesi".

Bir zamanlar sizi başka bir insanla yüz yüze getiren şeyler artık ortadan kalkıyor.

Marketlerdeki self-servis kasaların artışını örnek veriyor. "Artık kasiyerle konuşmanıza gerek yok ya da market alışverişinizi internetten sipariş ediyorsunuz" diyor.

Covid-19 pandemisi sırasında insanların aşırı izolasyona maruz kalmasının büyük etkisi olduğunu, bunun bizi pandemi sona erdikten sonra bile daha az etkileşime şartlandırdığını söylüyor.

"Aslında ihtiyaçlarımız değişmedi. Eskisi kadar bağlantı kurmaya hâlâ ihtiyacımız var" diyor.

Pandemi, çevrimiçi iletişimin kullanımını hızlandırdı ancak yalnızca sosyal medyayı kullanmak, başkalarıyla fiziksel olarak bir arada olmadığınız için izolasyon kadar yüksek depresyon ve kaygı riski taşıyor.

Ve ne kadar kullanışlı olursa olsun, sanal iletişim beynimiz için aynı düzeyde tatmin sağlayamıyor çünkü insan yüz yüze etkileşim kuracak şekilde evrimleşti.

"Bu, sosyal beyin için abur cubur gibi. Kolay, kullanışlı, ama gerçek temasın besleyiciliğini sağlayamıyor. Bu yüzden izolasyon çukuruna saplanıyoruz" diyor.

Rein'in tavsiyesi, etkileşimleri mümkün olduğunca "bir üst seviyeye çıkarmaya" çalışmak.

"Birine mesaj atmak yerine onu telefonla arayın. Telefonda konuşuyorsanız, görüntülü aramayı deneyin. Görüntülü görüşüyorsanız, buluşmayı deneyin" diyor.

"Etkileşimlerinize o derinliği kazandırdığınızda, beyninize daha fazla fayda sağlayacaktır."

Peki ya içedönükler?

Reine'e göre hepimiz içe dönüklükten dışa dönüklüğe uzanan yelpazede bir yerdeyiz. Sadece bize uygun sosyal etkileşim düzeyini bulmamız gerekiyor.

Dışa dönükleri yani daha sık ve daha fazla sosyalleşmekten fayda görebilenleri, sık sulanması gereken, sulanmazsa zarar gören bir bitkiye benzetiyor.

Ama içe dönükler, ara sıra sulanabilen bitkiler gibi; fazla sulamak onları kolayca olumsuz etkiliyor. Bu da sağlıkları için kötü ancak hiç sulamamanız da sağlıklı değil.

"Bireysel beyinlerimizin ihtiyaçlarını karşılamamız gerekiyor. İlk adım da bu ihtiyaçları anlamak."

Etkileşimin farklı seviyeleri olduğunu ve hepsinin fayda sağladığını hatırlamanın önemli olduğunu belirtiyor. Bunu yüzme havuzunun sığ ve derin taraflarına benzetiyor.

Komşuya el sallamak gibi etkileşimler; sığ tarafa ayağınızı sokmak gibi, bunlar bile mutluluğunuzu artırabiliyor.

Süpermarket kuyruğunda bir yabancıyla sohbet ederek biraz daha ilerleyebilir veya yakın bir arkadaşınızla gerçekten anlamlı bir konuşmaya dalarak derine inebilirsiniz.

"Her seferinde derine inmek zorunda değilsiniz. Önemli olan tamamen havuzun dışında kalmamak" diyor.

Bağ kurmak bireysel esenliğimizi artırabiliyor ancak Rein bunun tüm dünya üzerinde de büyük bir etkisi olabileceğine inanıyor:

"Biyolojik, psikolojik ve kültürel olarak birbirimize iyi davranmanın çok büyük faydası var. Bbundan daha bilinçli şekilde yararlanmıyor olmamız şaşırtıcı" diyor.

Bu haber, BBC gazetecileri tarafından hazırlandı ve kontrol edildi. Bir pilot proje kapsamında çevirisinde yapay zekadan da faydalanıldı.