ABD ile Küba arasındaki tarihsel gerilim nasıl gelişti?

Kaynak, Bettmann Archive / Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, Washington ile Havana arasındaki gerilim Fidel Castro'nun iktidara gelmesinden aylar sonra başladı.
    • Yazan, José Carlos Cueto
    • Unvan, BBC News Mundo
  • Okuma süresi 9 dk

Çağdaş tarihin en uzun soluklu çekişmelerinden biri. Dünyanın en güçlü ülkesi ile 10 milyondan az nüfusa sahip bir ada karşı karşıya.

Amerika Birleşik Devletleri ile Küba, Fidel Castro'nun sosyalist devriminin zafere ulaşmasından bu yana, yani 60 yılı aşkın süredir karşı karşıya.

Bu süre zarfında CIA destekli bir işgal girişimi, nükleer bir çatışma tehdidi ve çeşitli göç krizleri yaşandı.

Bu gerilim kuşaklar boyunca Kübalıların ve Amerikalıların hayatını etkiledi.

Son 10-20 yıl ise iki ülke arasında iniş çıkışlarla dolu, sakin ama gergin bir dönem oldu.

Ancak Donald Trump'ın 2025'te Beyaz Saray'a dönüşü gerilimi tırmandırdı.

Trump yönetimi, Havana'nın sorunların büyük bölümünden sorumlu tuttuğu, 1960'lardan bu yana yürürlükte olan ekonomik ambargoyu sıkılaştırdı.

Bunlara ek olarak Küba'nın ülke dışından petrol almasını zorlaştıracak önlemler getirdi.

Ocak ayı başında ABD'nin askeri operasyonuyla Nicolas Maduro'nun yakalanmasının ardından Venezuela'nın desteğinin de kesilmesiyle Küba'daki enerji, ekonomideki krizin yanı sıra toplumsal kriz daha da ağırlaştı.

Trump, Küba'nın "çöküşün eşiğinde" olduğunu söylerken, aynı zamanda yönetimi ile Havana'nın bu durumdan bir çıkış yolunu müzakere ettiğini söylüyor.

Bu tablo, Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel'in iki ülke arasında temaslar olduğunu kabul etmesine rağmen şüpheyle karşılanıyor.

Washington ile Havana arasındaki düşmanlığa tanıklık etmiş olanlar, her türlü yakınlaşmanın boşa çıkmasına alışkın.

Peki bu iki komşu arasındaki gerginlik nasıl başladı?

Müdahale hakkı

15 Şubat 1898'de Maine adlı bir ABD zırhlısı Havana limanında infilak etti. 260'tan fazla mürettebat hayatını kaybetti.

Olayın ardından bir ABD Mahkemesi, geminin bir deniz mayınıyla tahrip edildiği sonucuna vardı.

Şüpheler, 1895'ten bu yana bağımsızlık için savaşan Kübalı isyancılarla mücadele halindeki İspanya'ya yöneldi.

ABD Nisan ayında çatışmaya askeri anlamda müdahale ederek, 400 yıllık sömürge yönetiminin ardından Küba üzerindeki İspanyol egemenliğinin sona ermesini hızlandıran İspanya-ABD savaşını başlattı.

1976'da ABD Donanması'nın bir sonraki soruşturması, patlamanın muhtemelen gemideki mühimmatın infilak etmesine yol açan içerideki bir yangından kaynaklandığını, İspanyol mayını ya da sabotaj olmadığını ortaya koydu.

Kaynak, CORBIS/Corbis/Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, Maine'deki patlama Küba'da, ABD'nin savaşa girmek için kullandığı bir bahane olarak öğretiliyor.

İspanya'nın yenilgisinden sonra, Küba'nın ekonomisi, altyapısı ve sanayisi savaş nedeniyle harap olmuş durumdaydı.

Ülkenin yeniden inşaya ihtiyacı vardı ve ABD bu alanda önemli bir rol oynadı.

BBC'ye konuşan ABD'deki Miami Üniversitesi'nden Profesör Michael Bustamante, "ABD'li girişimciler çok mütevazı fiyatlarla fırsatlar buldu. ABD, Küba ekonomisine doğrudan giriş yaptı" diyor.

Küba, 1898'den 1902'de bağımsızlığını resmen kazanıncaya kadar bir ABD mandası olarak yönetildi.

Ancak ilk anayasasında başta göze çarpmayan çeşitli şartlar vardı.

Özellikle 1901 ile 1934 arasında yürürlükte olan Platt Düzenlemesi adlı ek, adayı uygulamada Washington'ın doğrudan etkisi altında tuttu.

Profesör Bustamante, "Bağımsız bir cumhuriyetti ama siyasette ABD'nin açık bir kontrolü vardı. ABD kendisine Küba'nın iç işlerine müdahale etme hakkını tanıyordu" diyor.

Platt Düzenlemesi'nin 3. maddesi bu hakkın kullanılmasına açıkça izin veriyordu.

Bu belge, örneğin bugün hala faal olan ABD kontrolündeki Guantanamo Deniz Üssü'nün kurulmasına da olanak tanıdı.

Kaynak, Hulton Archive/Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, Platt Düzenlemesi, adını belgeyi kaleme alan Amerikalı siyasetçi Orville Platt'tan aldı.

Castro Devrimi

1950'lere gelindiğinde, ulusal ekonomide yerli sanayi ve Küba sermayesi yeniden ağırlık kazanmıştı ama ekonomi hala ABD şirketlerinin büyük etkisi altındaydı.

Nikel, elektrik, telekomünikasyon ve finans gibi kilit sektörlerde ABD'nin önemli payı vardı.

İki komşu arasında ekonomi ve siyasi açıdan yakın bir ilişki vardı. Başlıca şehirlerin sokaklarında Coca-Cola tabelaları ve bugün bile kullanılan o dönemin son model Amerikan arabaları görülüyordu.

Adada refah ve lüks, eşitsizlik ve yolsuzlukla bir aradaydı.

1940 ile 1944 arasında Küba'yı demokratik yollardan seçilerek yönetmiş olan Fulgencio Batista 1952'de darbeyle iktidarı ele geçirdi.

Yönetimi otoriterlik, muhalefete baskı ve suistimallerle tarihe geçti.

Kaynak, Hulton Archive/Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, Batista'nın otoriter yönetimi, Castro'nun siyasi ve devrimci bir lider olarak ortaya çıkmasını tetikledi.

Bu durum, adadaki sorunlar ve ABD'nin müdahalesi nedeniyle toplumun bazı kesimlerinde büyüyen hoşnutsuzluğu derinleştirdi.

ABD, 1925-1933 arasında Gerardo Machado'nun yönetimi gibi diğer otoriter Küba hükümetlerini desteklediği gibi Batista'ya da destek vermişti.

Prof. Bustamante "ABD, birçok anlamda Küba üzerinde sömürgeci bir ilişki sürdürüyordu. Amerikan hakimiyetine karşıtlık sadece sol kesimlerde değil, farklı ideolojilerde de görülüyordu" diyor.

Muhalefet içinde bazı kesimler Batista darbesi öncesindeki statükoya geri dönmek isterken, bazıları da ABD'ye bağımlılığı azaltacak milliyetçi bir ekonomik reformu savunuyordu.

Bu ikinci grupta daha fazla egemenliğe inanan ve devrimi silahla yapmayı bir yol olarak gören sosyalist fikirli genç avukat ve siyasi lider Fidel Castro öne çıkmaya başladı.

Kaynak, Bettmann Archive/Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, Batista'ya karşı çıkan genç Castro, Küba'da konuşma yapıyor.

1953'teki ilk başarısız silahlı ayaklanmanın ardından yaklaşık iki yıl hapis yatan ve Meksika'ya sürgün edilen Castro, 1956'nın sonunda Arjantinli genç devrimci Ernesto "Che" Guevara ve 80 kişiyle birlikte geri döndü.

İsyancılar ülkenin doğusunda bir gerilla savaşı örgütledi. İki yıldan biraz fazla bir sürede ayaklanma tüm adaya yayıldı.

1 Ocak 1959'un erken saatlerinde Batista bir uçağa binerek Dominik Cumhuriyeti'ne kaçtı.

Yedi gün sonra Castro ve "sakallılar" büyük bir halk desteğiyle Havana'ya muzaffer şekilde girdi.

Devrim başlamıştı.

Kamulaştırma dalgası ve ambargo

Küba ile ABD arasındaki kopuş aniden olmadı.

Prof. Bustamante "Aslında ABD Dışişleri Bakanlığı'nda Castro'nun sıradan bir milliyetçi olduğuna inanan ve yeni hükümetle iyi ilişkiler isteyen insanlar vardı" diyor.

Ancak 1960'ların başında yaşanan iki olay ilişkiye darbe vurdu.

İlk olarak Castro'nun, ABD'nin kontrolündeki toprakların bir kısmını kamulaştırmayı öngören toprak reformu geldi.

Bustamante, bunun komünist bir fikir olmadığını, her şeyi kamulaştırmayı amaçlamadığını vurguluyor. "Daha çok reform edilmiş bir kapitalizm vizyonuydu" diyor.

Ancak kısa süre sonra Sovyet diplomat Anastas Mikoyan'ın Küba'yı ziyaret ederek hükümetle anlaşmalar imzalamasıyla ABD'de alarm zilleri çalmaya başladı.

Kaynak, PhotoQuest/Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, Soldan sağa Fidel Castro, Ernesto "Che" Guevara ve Washington ile Havana arasındaki ayrılığı hızlandıran ziyaretiyle Sovyet diplomat Anastas Mikoyan.

ABD'nin ekonomide ve jeopolitik alandaki en büyük rakibi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), ABD'nin arka bahçesinde güç kazanıyordu.

Havana ile Moskova arasındaki anlaşmalar arasında Küba şekerinin Rus ham petrolüyle takas edilmesi de vardı.

Sorun şuydu: Küba'daki birçok rafineri ABD'ye aitti.

Prof. Bustamante "ABD, şirketlerine Rus petrolünü işlememeleri emrini verdiğinde, Küba hükümeti rafinerilere el koydu ve kamulaştırdı" diyor.

Washington, Küba'ya ABD pazarında garanti edilen şeker kotasını azaltarak karşılık verdi ve Moskova, Küba şekerinin başlıca alıcısı haline gelerek tepki gösterdi.

Bu, ABD'nin ekonomik ambargosunun ilk aşamasını tetikledi. Havana ise ABD'ye ait tüm sanayi ve işletmeleri tamamen kamulaştırarak yanıt verdi.

Ocak 1961'e gelindiğinde diplomatik kopuş tamamlandı ve Castro devrimini sosyalist bir yöne çevirdi.

En gergin yıllar

Bu gelişmeleri gerilimin zirveye çıktığı aylar takip etti.

Nisan 1961'de, çoğu Castro karşıtı Kübalı sürgünlerden oluşan yaklaşık 1500 kişi, CIA desteğiyle kullandıkları uçak ve gemilerle Küba'ya çıkarma yaparak Castro'yu devirmeye çalıştı.

Başkan John F. Kennedy'nin son anda hava desteğini çekmesinin ardından, güneyde üç gün içinde Küba güçleri tarafından bastırılan bu girişim Domuzlar Körfezi Çıkarması olarak biliniyor.

Yakalananlar, Aralık 1962'de ilaç ve gıda karşılığında ABD ile takas edildi.

Kaynak, Photo12/Universal Images Group/Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, Küba askerleri yakaladıkları çıkarma mensuplarına eşlik ediyor.

Başarısızlıkla sonuçlanan bu girişim Castro'yu güçlendirdi ve sosyalist gündemi ağırlık kazandı.

ABD Dışişleri Bakanlığı Tarih Ofisi'ne göre bu durum Kennedy'nin Küba politikasını yeniden değerlendirmesine yol açtı.

Washington, Domuzlar Körfezi Çıkarması'nın başaramadığını başarmak için Mangosta Operasyonu adlı yeni bir gizli program başlattı.

Bu operasyon siyasi, psikolojik, askeri, sabotaj ve istihbarat operasyonlarının yanı sıra Castro dahil başlıca siyasi liderlere yönelik suikast girişimlerini de kapsıyordu.

BBC'ye konuşan Küba Tarih Akademisi araştırmacısı Oscar Zanetti, "Küba'da ülkeyi felaketin eşiğine getirecek bir isyan ortamı yaratılması amaçlanıyordu ama içeriden bir hareketin devrimi çökertme ihtimalinin neredeyse sıfır olduğu kısa sürede anlaşıldı" diyor.

"Bu nedenle Mart 1962'de, gerekli tüm askeri araçların kullanıldığı doğrudan bir ABD müdahalesi seçeneği benimsendi" diye de ekliyor.

Küçük Küba'nın kendini savunması gerekiyordu ve Nikita Kruşçev liderliğindeki Sovyetler Birliği destek vermeye hazırdı.

1962 yazında ABD istihbarat raporları, Küba'ya Sovyet silah sevkiyatında artış olduğunu bildirdi. Ekim ayında bir uçak fotoğraflar çekti ve adada füze konuşlandırıldığını ortaya çıkardı.

Bu, Soğuk Savaş'ın en kritik anı olan Füze Krizi'ydi.

13 gün boyunca Küba, nükleer çatışmanın eşiğine sürüklenen dönemin süper güçleri ABD ve Sovyetler Birliği arasında kalmıştı.

Yoğun müzakerelerin ardından kriz çözüldü ve Sovyetler füzelerini Küba'dan çekti.

Ancak geride büyük bir hasar ve güvensizlik kaldı.

Küba hükümeti, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa'daki sosyalist bloka bağlılığını pekiştirerek kuzeydeki komşusundan daha da uzaklaştı.

Kaynak, Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, Küba yaklaşık 40 yıl boyunca Sovyetler Birliği'ne bağımlı hale geldi. 1964'teki bir ziyarette Fidel Castro ve Sovyet lider Nikita Kruşçev.

Onlarca yıl süren çıkmaz

Kübalı tarihçi Rafael Rojas, 1960'ların ortasından 1990'lara kadar olan dönemleri ABD ile Küba arasında "gerilimin azalması" olarak tanımlıyor; bu süreçte göç ve güvenlik konularında müzakereler ve işbirlikleri bile yaşandı.

Bu, Küba'nın yarımküredeki ABD hegemonyasına karşı durmayı sürdürmediği anlamına gelmiyordu.

Beyaz Saray'dan hem Demokrat hem Cumhuriyetçi başkanlar geçti ve Havana'da Fidel Castro liderliğinde tek partili sosyalist sistem pekişti.

Kaynak, ADALBERTO ROQUE/AFP/Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, ABD'nin eski Başkanı Jimmy Carter, 1977-1981 arasındaki görev süresinde Fidel Castro hükümetiyle yakınlaşma girişimlerinde bulundu.

Küba Devrimi bölgede sol hareketlere de ilham verdi: 1960'larda Kolombiya gerillaları, 1980'lerde Nikaragua'daki Sandinist hareket ve 1990'ların sonunda Venezuela'daki Bolivarcı devrim bunlar arasındaydı.

Bu dönemde göç, hem çatışma hem de işbirliği noktası oldu.

1959'dan itibaren ABD, Kübalı göçmenlere uyguladığı ayrıcalıklı muamele ile muhaliflerin ve alternatif yaşam koşulları arayanların çıkışını teşvik etti.

Çıkışlar hem düzenli yollarla hem de çoğu zaman denizden, ilkel teknelerle gerçekleşiyordu.

Özellikle Mariel olayları dikkat çekiciydi; Castro'nun gitmek isteyen herkese ülke kapılarını açmasının ardından 125.000 kişi Florida'ya doğru yola çıktı.

Bir diğer önemli olay ise 1994'teki "balseros" (derme çatma sallar) kriziydi: 1991'de SSCB'nin çöküşünün ardından Küba ağır bir ekonomik krize sürüklenmişti.

Çöküş, büyük ve alışılmadık protestolara yol açtı. Baskı karşısında Castro sınırları yeniden açtı ve yaklaşık 35 bin kişi ABD'ye gitti.

Kaynak, Najlah Feanny/Corbis/Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, Binlerce Kübalının "balseros" adı verilen derme çatma sallarla ABD'ye ulaşmaya çalışırken denizde hayatını kaybettiği tahmin ediliyor.

Bu durum, Washington'un göç politikasını değiştirmesine ve uygulamada ABD toprağına ayak basanın kalabildiği, denizde yakalananın ise geri gönderildiği "ıslak ayak - kuru ayak" doktrinini uygulamaya koymasına neden oldu.

1990'lar aynı zamanda Küba'ya yönelik önlemlerin sertleştirilmesini beraberinde getirdi.

1996 tarihli Helms-Burton Yasası'nın uygulanması, ekonomiye daha fazla kısıtlama ekledi ve ambargoyu yasalaştırdı. Böylece, ambargonun kaldırılması yalnızca Kongre onayıyla mümkün hale geldi.

Ambargoyla sıkıştırılan ve kendi yetersizlikleri ve ve üretim sıkıntılarının mağduru olan Karayip ülkesi, turizme aşırı bağımlı hale geldi ve 1990'ların darbesini bugüne kadar tam anlamıyla atlatamadı.

Donan çözüm

1994'ten bugüne ilişki tam anlamıyla hiç onarılamadı ama yakınlaşmanın arttığı ve azaldığı dönemler oldu.

Fidel Castro 2006'da ağır bir şekilde hastalanmasının ardından iktidarı bıraktı ve yerini kardeşi Raúl aldı.

Raúl Castro yönetimi ve Barack Obama'nın başkanlığı döneminde iki ülke 2015'te normalleşme yönünde bir adım attı.

2015'teki yumuşamanın ardından Küba turizmi canlandı ve ada onlarca yıldır alamadığı ülke dışından havalelere ve dolarlara erişim kazandı.

Kaynak, Anthony Behar-Pool/Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, 2015'te Raúl Castro ve Barack Obama. 2015'teki yumuşamanın ardından Küba turizmi canlandı ve ada, onlarca yıldır sahip olmadığı havalelere ve dolarlara erişim kazandı.

Meksika Koleji'nden tarihçi Rojas "Raúl'un ekonomik liberalleşme adımlarından sonra, 2013'ten itibaren ABD ve Küba, Papa Francisco ve Küba Katolik Kilisesi'nin arabuluculuğuyla müzakerelere başladı" hatırlatmasını yapıyor.

2015'teki "yumuşama" sonrasında elçilikler yeniden açıldı, seyahat kısıtlamaları kaldırıldı ve değişim talep edenlere umut veren bir ekonomik açılım yaşandı.

Ancak Fidel Castro'nun ölümünden aylar sonra, 2017'de Donald Trump'ın Beyaz Saray'a gelişi bu açılımın geri çevrilmesi anlamına geldi.

Trump'ın 2025'teki dönüşüyle birlikte ise ambargo, ada üzerindeki baskılar ve kısıtlamalar daha da sertleşti ve iki başkent arasındaki gerilim de arttı.